"Hoca bir gün..." diye başlayan her sözün sonunda kocaman bir tebessüm oluşurmuş çocukların yüzünde. Çünkü bu Hoca, dünyayı güldüren, güldürürken de düşündüren bir hocaymış. İsterseniz bir deneyelim.
Hoca bir gün sokakta oynayan çocuklara imrenmiş. Onları seyre dalmış. Çocukluk günleri aklına gelmiş. Derken yaşını başını unutup çocukların oyunlarına katılmış. Fakat afacanlardan biri, Hoca'nın başından kavuğunu kaptığı gibi arkadaşlarına atmış. Kavuk, top gibi elden ele dolaşmaya başlamış. Hoca, ne yaptıysa da kavuğunu çocukların elinden alamamış. Nefes nefese:
- Çocuklar etmeyin, eylemeyin. Sizin yaptığınız çok ayıp, demiş.
Ama kim dinler? Çocuklar hiç oralı olmamışlar. Kavukla oynamaya devam etmişler. Tabi kavukta kavukluk hal kalmamış. Hoca bakmış ki kavuğu kurtaramıyor, çaresiz oradan uzaklaşmış. Eşeğine kavuksuz bir şekilde binmiş. Kavuksuz hoca olur mu? Hoca'yı yolda bu halde görenler sormuşlar:
- Hoca hayrola! Kavuğuna ne oldu?
Hoca, gülerek şu cevabı vermiş:
- Ne olacak, çocukluğu aklına geldi. Mahalledeki çocuklarla oyun oynuyor.
Nasıl, yüzünüzde gülücükler açtı değil mi? Sakın "kim bu hoca?" diye sormayın; tabii ki Nasreddin Hoca. Nasreddin Hoca, Selçuklu Devleti'nin yıkıldığı, Osmanlı Devleti'nin kuruluş dönemine denk düşen bir dönemde halkın içinde yaşamış bilge bir din adamıdır. Tarihi kayıt ve belgelere göre Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda emeği geçmiş Nasreddin Hoca 1208 yılında Eskişehir Sivrihisar'ın Hortu köyünde doğmuş, Konya ve Akşehir'de yaşamış ve 1284 yılında Akşehir'de vefat etmiştir. Kabri oradadır. O artık Sivrihisar ve Akşehirliliği çoktan aşmış koca bir coğrafyanın ve medeniyetin hocası olmuştur.
Nasreddin Hoca'yı sadece fıkra anlatan veya fıkraları olan biri olarak görüp tanıtmak hocayı anlamamak demektir. Biliyorsunuz peygamberimiz "Müminin tebessüm etmesi sadaka olarak yeter kendisine" demiştir. İşte Hocamız, Peygamberimizin bu sünnetini yaşayan ve bizlere yaşattıran bir insandır. Onun pratik zekâsı, nüktedanlığı, ülke sınırlarını aşmış dünyayı güldüren adam olarak tanınmasına vesile olmuştur. Nasreddin Hoca'nın bütün ömrünü halkın içinde geçirmesi, insanların bütün zaaflarını iyi bir şekilde gözlemlemesine vesile olmuştur. İşte insanların kıskançlık, kibir, tembellik, çıkarcılık zaaflarına karşı, kırmadan, bağırmadan ama ince ve nükteli bir üslupla hem güldürmesi, hem düşündürmesi ve bir ders vermesi onun aynı zamanda bir psikolog olduğunu göstermez mi? Anlatılan fıkralarında insanların şahsiyetlerine değil, yaptıkları hareketlere karşı bir tavır ve müdahale vardır. Nasreddin Hoca'nın fıkralarını en çok çocuklar bilir ve anlatır ama bence cami imamları, öğretmenler, anne-babalar ve yöneticiler mutlaka Hoca'nın fıkralarını okumalı ve onlardan dersler çıkarmalıdırlar.
Nasreddin Hoca zeki olur da çocuğu ondan geri kalır mı?
Hoca bir gün vaaz etmek için kürsüye çıkmış. Cemaat "kimbilir Hoca bugün ne güzel şeyler anlatacak, can kulağıyla dinleyelim bakalım" diye beklerken Hoca'nın nutku tutulmasın mı? Ne dünya ne ahiret hayatından aklına bir şey gelip söyleyememiş. Cemaat, Hoca'nın ağzına baktıkça daha çok sıkılmış Hoca. Sıkıldıkça da zihnine büsbütün durgunluk çökmüş. Sabaha kadar böyle oturacak değil ya!
- Ey cemaat, demiş. Sanki bütün bildiklerimi unuttum. Dilimin ucuna bir türlü gelmiyor, deyince oğlu ayağa kalkıp:
- Baba, hiçbir şey gelmiyorsa, kürsüden inmek de mi gelmiyor aklına?, demiş.
Biz de Hoca'nın çocukları sayılırız. Yüzümüzden tebessüm, zihnimizde zekâ parıltıları eksik olmasın istiyorsak onun yaşadıklarına, anlattıklarına ve felsefesine yeniden kulak vermeliyiz çocuklar. |